diğer bloguma (faninida.blogspot.com)
bakmak istersen
tıkla
İçimden geldiği gibi...
Bir takım şeyleri eleştirmek, gündeme getirmek, ilgimi çeken şeyleri paylaşmak, iç ve dış dünyamı yansıtmak için burdayım...


Blogcu Dostlar
Yazı ve resimler, kaynak göstermek suretiyle kopyalanabilir. 
Aksi halde Mahkeme-i Kübra'ya havale edilir. 
Tüm hakkım saklıdır. 
23/9/2008
negatif.comu kınıyorummmmmmm
negatif.comu hiddet ve şiddetle kınıyorum.


Bize resminizi sitemize kaydetip blogunuza ekleyin dediler. Biz de aylar evvel kandık ve yaptık. Şimdi eklediğim bir çok foto blogumda gözükmüyor. Fotoyu görmek için negatif. coma gelin yazıyor.
Sakın bu siteden blogunuza resim falan eklemeyin! Bugun gözükür yarın kaldırırlar.
Şimdi o kadar resimi tekrar eklemem gerekecek ve benim hiç gözüm kesmiyor.
19/9/2008
Fala inanma, falsız da kalma (!)
Bütün falcılar toplansalar, bu sözden daha etkili bir söz bulamazlar. Bu söz hem çok etkili, hem de çok aldatıcı tuzak bir söz.
Ne demek, “fala inanma, falsız da kalma?” Hem inanmayacaksın, hem de falcıya gideceksin, fal açtıracaksın, fala baktıracaksın…
Bugün kenarda, köşede, neredeyse her mahallede çeşitli adlar altında kendilerine birtakım “masum” ve “modern” unvanlar takarak “meslek”lerini icra eden had ve hesaba gelmeyen falcılar kol geziyor.
“Falcılık kadar insan merakını, insan duygusunu istismar eden bir başka yol yoktur” desek, mübalağa etmiş olmayız.
Neredeyse falcıların bilmedikleri bir şey yoktur! Başınıza bir şey mi gelecek, bir beklentiniz mi var, bir yakınınızdan şüphe mi ediyorsunuz, ileride neyle karşılaşacaksınız?
Hepsini, evet hepsini de bilirler! Mutlaka inandırıcı bir şeyler söylerler.
Aslına bakılırsa, bir şey bilip ettikleri de yok. Konuştukları, söyledikleri laf cambazlığından, laf ebeliğinden başka bir şey değil. Yani laf ü güzaf.
Çünkü anlattıklarının ne dini bir yönü var, ne bilimsel bir tarafı var, ne de akla, mantığa uyan bir ciheti var.
Hani “tam takır, kuru bakır” derler ya, işte o cinsten bir şey, falcıların yaptıkları yorumlar, söyleyip durdukları kehanetler…
Bu konuyu Peygamberimiz (a.s.m.) bir tek cümleyle ifade etmiş: “Kâhinler bir şey değildirler.” (Müslim, Selâm: 123.) Yani geleceği okuduklarını iddia edenlerin sözleri boş, bir değeri ve bir anlamı yoktur.
İnanç noktasından bakıldığında fala baktırmak ve fala inanmak o kadar batıl ve tehlikelidir ki, Allah korusun insanı imandan bile çıkarabiliyor.
Bu konudaki birçok hadiste Peygamberimiz (a.s.m.), fal ve benzeri işlemlerin sonucuna inananların “Muhammed’e indirileni inkâr etmiş sayılacağını, bunların Cennete giremeyeceklerini, inanmayıp da bu işi yapanların namazlarının kırk gün kabul olmayacağını haber verir.
Bu hadisler kesin bir tehlikeyi bildirdikleri halde dininde, diyanetinde, abdestinde, namazında olan kişilerin fala ve falcılara itibar edip onların kapılarını aşındırmaları ne kadar acı ve üzücüdür.
Falcılar gayb ve gelecek hakkında, insanın karakteri ve beklentileri üzerinde ahkâm kesmeye çalışırlar. Oysa geleceğin sahibi Allah’tır. Geleceği sadece ve sadece Allah bilir. Kur’ân bu konuda der ki:
"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. Başkası onu bilemez." (En'am, 6:59)
"De ki: Allah’tan başka ne göklerde, ne de yerde hiç kimse gaybı bilemez." (Neml, 27:65)
"De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır veya ‘Ben gaybı bilirim” demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” (En'am, 6:50)
Cebrail Aleyhisselâmın, “Kıyamet ne zaman kopacaktır?” sorusuna Peygamberimiz:
"Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir" diyerek en büyük gelecek olan Kıyamet hakkında bu kadar net bir cevap vermiştir. (Buhari, iman:37)
Gayb ve gelecek bilgisi Allah’ın elinde olduğuna göre, Allah’ın elçisi dahi Allah bildirmezse bilemeyeceğine, hiçbir İslam âlimi da gayb ve gelecek hakkında konuşmayacağına göre, falcıyı nereye koyarsınız? Yapıp durduklarına bir hak payı, bir inandırıcılık verebilir misiniz?
“Ama falcının dediği bazen çıkıyor” diyenler de yok değildir.
Aynı sözü bir ara bir sahabi de söylemiş, fakat Peygamberimiz ona güzel bir cevap vererek yol göstermiştir.
“Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.” (Müslim, Selam:123)
Bütün falcıların doğrudan cinlerle ilişkisi var mı, yok mu, ayrı bir konu, ama falcılık dine, imana aykırı bir uygulama olduğuna ve Peygamberimizin kesin kes reddettiğine göre, olayın şeytanî yönünün olduğu şüphesizdir.
Şeytan da bir cin olduğuna göre, geleceği okuduğu iddiasında bulunan, gaybtan haber vermeye kalkan falcılar şeytanın elinde bir oyuncak haline düşmüşlerdir.
Hadis-i şerif genel bir ölçüyü veriyor. Gerek kâhin, gerekse falcı veya medyum, tarotlar, hatta burçları okuyanlar, kendilerine hangi adı takmış olursa olsunlar, dinin izin vermediği bir konuda konuşuyor, hüküm veriyorlarsa, aynı kategoriye girerler. Söyledikleri bazen tutsa bile, bu yüz tane yalanın arasından çıkan bir doğrudur. Buna doğru demek bile su götürür. Yapanı da, yaptıranı da, inananı da tehlikeye sürükler.
Birer batıl inanç ve hurafe olan falcılığı İslam dini yasaklamasına rağmen, gerek doğuda, gerekse batıda, dünyanın her yerinde, tarih boyu insanlar kendilerini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamışlardır.
İslam öncesi Cahiliye döneminde bazı fal çeşitleri vardı. Kum üzerine bazı çizgiler çizilerek bakılan bir fal türü vardı ki, buna hattü’r-reml denirdi. Bunun yanında kelime ve isimlerle fal tutma, zarlarla fal açma, astrolojik fallar, koyunun kemiğine, kurbanın ciğerlerine bakarak fal açma, su falı, çay falı, kahve falı, bakla falı, kurşun dökme, tuz falı, balmumu falı, el yazısı falı gibi fal çeşitleri uygulanmıştır.
Bilim adamları da falcılığın birer huzursuzluk kaynağı olduğunu ifade ederler. Özellikle aile geçimsizliklerinin ve yakın akrabalar arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesine sebep oldukların söylüyorlar.
Mesela, Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. İlhan Yargıç diyor ki:
“Falcılar, genellikle benzer söylemleri kullanır. Kadının kocasıyla sorunu vardır, problem aslında konuşulsa çözülebilecektir. Fakat falcı, birisinin kendisine büyü yaptığını söyler. Bu durumda kadın, tüm aile fertlerine karşı düşmanca tavır besler. Gerçekte böyle bir şey olmamasına rağmen, kehanet kendini kanıtlar ve aile ilişkileri kopar.”
Bir medyumcunun itirafı da dikkat çekici, diyor ki:
“Medyumluk popüler olunca bunu hobi olarak yapanlar işi ticarete döktü. İyi kötü fark etmiyor. Toplumun ruh sağlığı gerçek anlamda tehlike altında; çünkü medet bulmak için gidilen kişilerin birçoğunun kendisi problemli. Bu işi yapanların çoğunun ruh sağlığı bozuk.” (Aksiyon Dergisi, Sayı: 533 - 21.02.2005)
Asıl kaynağı batıl din ve inançlar olan falın dinle, imanla, Kur’ân ve İslamla uzaktan yakından bir ilgisi ve alakası yoktur.
İnanan bir insan böyle batıl şeylerle aklını, kalbini ve imanını tehlikeye atmamalı, her şeyin Allah’ın elinde olduğuna inanmalı, Rabbine itimat edip güvenmeli, dua ederek Ona yalvarmalı, kadere olan inancını sağlam tutmalıdır.
Mehmed Paksu
9/9/2008
Duyguların Dili
Hepimiz IQ'yu biliriz, peki EQ hakkında ne biliyoruz?
EQ yani duygusal zekâ hakkında bilgi sahibi olmak istiyorsanız Nevzat Tarhan'nın 'Duyguların Dili' adlı kitabını okumalısınız.
Bu kitapta yazar duygusal zekâyı doğunun ve batının değerleriyle yeniden yorumlayıp olumlu ve olumsuz duyguları tek tek irdeleyerek duygusal zekâya farklı bir bakış açışı getirmiş.
Kitabı okuyarak hem duygusal zekânın ne olduğu ve insana neler sağladığını öğreniyor, hem de olumlu ve olumsuz duygular hakkında bilgi sahibi olarak kendimizi ve çevremizdekileri anlamlandırıyoruz.
Çevremizi doğru yorumlamamızda yardımcı olan kitapta yazar, olumlu duygulardan sevgi, güven,ümit, iyimserlik, merhamet ve şefkat, mutluluk, estetik duygusu, sorumluluk duygusu, vefa, adalet, sabır ve sonsuzluk duygusunu tek tek ele almış ve çözümlemiş, böylelikle okurlarına yeni perspektifler sunmuştur.
Alanında uzmanlığı tartışılmayan yazar, kitapta olumlu ve olumsuz duygulardan söz ederken bu duyguları ayrıştırarak bunların nelere etki ettiğinden söz etmiştir. Örneğin güven duygusunu açıklarken;
Güven duygusunu neler artırır? Güven duygusu neden zarar görür?, Önyargı ve kıyas güveni zayıflatır, güven tedbir ve tehdit, Güven ve iteat, İş hayatında güve, Kendine güvenen kişinin özellikleri Çocuklarrda temel güven duygusu, Özgüven ve ideal benlik algısı başlıkları altında güven kavramına açıklık getirmiştir.
Olumsuz duygulardan bencillik, gurur, kibir, üstünlük duygusu, utanç, şüphe,kıskançlık, öfke, kin, üzüntü, nefret ele alınmış, olumsuz duyguların nasıl olumlu yapılabileceği konusunda ipuçlarıı verilmiştir. Kitabın sonunda da duygusal zekamızı ölçebileceğimiz bir kaç test hazırlanmıştır.
Kitabı okuduktan sonra duygusal zekanın ne kadar önemli olduğunu anladım. Kitap kendimi ve çevremi tanımamda yardımcı oldu ve ne kadar duygusal zekaya sahibim ne gibi eksilerim var bana gösterdi.
Duyguların Dili adlı bu kitabın duygularımızı açıkça tanımlanmasına ve kendimizi tanımamıza dolayısıyla iyi kötü yanlarımızı fark edip düzeltmemize yardımcı olacığını düşünüyorum. Herkesin anlayacağı dille yazılmış olan bu kitapta duygular ayrıştırılıyor farklı bir çözümleme içersinde kendinize bir adım daha yaklaşıyorsunuz.
Kitaptan bir kaç alıntı yapıp sizlere çeşitli lezzetler sunmayı düşünüyordum ama alıntı yapmak istediğim o kadar yer vardı ki hangisine değineyim karar veremedim. İyisi mi kitabı okuyarak bu lezzetlerin hepsinin tadına kendiniz varın.
Psikolojiye meraklı, kendisinde bir takım düzenlemelere ihtiyaç duyan ve duygusal zekayı merak eden herkesi bu kitabı okumaya davet ediyorum.
10/8/2008
II. Abdülhamid bor'u vermemek için ne yaptı?
Sultan II. Abdülhamid'in bor madenini yabancı ülkelere kaptırmamak için 10 yıl süren kıran kırana bir mücadele ortaya koyduğunu biliyor muydunuz?
Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.
Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.
Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.
Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.
Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Çünkü Sultan II. Abdülhamid, Nuh demiş, peygamber dememiştir. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.
Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.
Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.
İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:
“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”
119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.
(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)
m.armagan@zaman.com.tr
10 Ağustos 2008
Zaman - Pazar
9/8/2008
Bıcırık
Resimde gördüğünüz kaplumbağa dayım gilin kaplumbağası. Tatile gittiklerinde bana bırakmışlardı. Onla iyi kanka olduk. :) Adını Bıcırık koydum. İyi dertleşiyorduk, sevdim onu. O da beni sevdi. Elimle yem vermeye alıştırdım onu. Artık suya atınca yemi görmüyordu. İlla ki elimden yiyecek...
Ağzını öyle bir açışı var ki köpek balıkları solda sıfır kalır yanında:p Yemi almaya çalışırken arada parmağımı da ısırıyor. Bir de ayaklarıyla kendisini itekliyor ki parmağımı koparsın. Kolaymıydı öyle parmak koparmak, kıkırdak gibi iki dişinle hava mı atıyosun yani?
seni bıcırık senii
Nasıılll çok şirin di mi? :)
7/8/2008
Allah'ın ikramı
Bir akşam abimlerle yemek yiyorduk. Birden telefonuma mesaj geldi hemen bakmak için kalktım. Bir de baktım ki ne göreyim?! Hattıma 50 kontör yüklenmiş.
Benim de telefonumda hiç kontör yoktu. Üstelik eksi on altılardaydım. Ancak 30 kontörünü geri gönderebilirdim çünkü eksiler dolmuştu. Abim :
"Ben sana kontör göndereyim sen ellisini de o şahısa geri gönder." dedi ben de
"Bana uyar
Abim elli kontör gönderdi ve bu sayede kontörüm de olmuştu
Vel hasıl bana elli kontör atan numarası 532 ile başlayan telefona gönderdiği kontörleri iade etmek için transfer işlemini yaptım. Fakat o da ne?
"ihtiyacı olan birine gönder, hani yolda para bulsan sahibi olmasa öyle yaparsın ya o hesap işte" diyerek güldü.
"İyi de ben ihtiyacı olan fakir birini nerden bulcam, ammaann boşverrrr, ohh bu sayede 100 kontörüm oldu" diyerek kontörlerin tadını çıkarmayı düşünmüştüm.
Aradan 20 dk geçti geçmedi abimin telefonu çaldı. Arayan asker olan arkadaşı "Kontörüm kalmadı, çağrı bile atamıyorum, bi beş kontör at da bari çağrı atayım" demesin mi? Bu arkadaşının da maddi durumu pek iyi değil, babası da yok. Üstelik evli biri. Gerçekten kontöre ihtiyacı olan biri yani. Abim telefonu kapatıp 10 kontör atmak için mesaj çekiyordu. "Dur" dedim. "Bana gelen kontörlerin hepsini ona atayım." Hemen gönderdim kontörleri.
Arkadaşı şaşırmış, hemen arayıp neden o kadar çok kontör gönderdiğini sormuştu. Durumu anlattık, dedik ki:
" Yahu, hiç sorgu-sual etme o sana Allah'ın ikramı"