Penceremden gördüklerim...





7/8/2008

Allah'ın ikramı


  Bir akşam abimlerle yemek yiyorduk. Birden telefonuma mesaj geldi hemen bakmak için kalktım.  Bir de baktım ki ne göreyim?! Hattıma 50 kontör yüklenmiş. {#emotions_dlg.cheesy} Konterleri tanımadığım bir numara göndermiş.
Benim de telefonumda hiç kontör yoktu. Üstelik eksi on altılardaydım.  Ancak 30 kontörünü geri gönderebilirdim çünkü eksiler dolmuştu. Abim :
"Ben sana kontör göndereyim sen ellisini de o şahısa geri gönder." dedi ben de
"Bana uyarHavali" dedim. Sonuçta kârlı çıkan ben olacaktımSiritiyor
 Abim elli kontör gönderdi ve bu sayede kontörüm de olmuştu Göz Kirpiyor 
Vel hasıl  bana elli kontör atan numarası 532 ile başlayan telefona gönderdiği kontörleri iade etmek için transfer işlemini yaptım. Fakat o da ne? Sasirmis 'Sadece hazır kartlı ve muhabbet hatlılara transfer yapılır' diye mesaj geldi.  Doğru ya... 532 ile başlayan bu numara faturalı olmalıydı. Gözler Ee şimdi nolacak bu kişinin hakkı üstümde mi kalcak diye söylenirken abim alaylı bir edayla:
 "ihtiyacı olan birine gönder, hani yolda para bulsan sahibi olmasa öyle yaparsın ya o hesap işte" diyerek güldü.
"İyi de ben ihtiyacı olan fakir birini nerden bulcam, ammaann boşverrrr, ohh bu sayede 100 kontörüm oldu" diyerek kontörlerin tadını çıkarmayı düşünmüştüm.Havali 
Aradan 20 dk geçti geçmedi abimin telefonu çaldı. Arayan asker olan arkadaşı "Kontörüm kalmadı, çağrı bile atamıyorum, bi beş kontör at da bari çağrı atayım" demesin mi? Bu arkadaşının da maddi durumu pek iyi değil, babası da yok. Üstelik evli biri. Gerçekten kontöre ihtiyacı olan biri yani. Abim telefonu kapatıp 10 kontör atmak için mesaj çekiyordu. "Dur" dedim. "Bana gelen kontörlerin hepsini ona atayım."  Hemen gönderdim kontörleri.
Arkadaşı şaşırmış, hemen arayıp neden o kadar çok kontör gönderdiğini sormuştu. Durumu anlattık, dedik ki:
" Yahu, hiç sorgu-sual etme o sana Allah'ın ikramı" Gülümsüyor

22/4/2008

Hiç tanımadığınız bir bayan size tarif verirse şaşırmayın:)

 

Yukarıda görmüş olduğunuz tatlının fotoğrafını, tarif vermek için koymadım. Bu pasta ile ilgili küçük bir anı paylaşmak istedim.

Bizim evin yakınlarında bir kermes kuruldu. Açıldığından bu yana sürekli annem gider gider gelir. Eli de hiç boş dönmez maşallah. Bugün de bu pastanın cazibesine dayanamamış ve almış, eve doğru geliyormuş.

"Aceba buna ne koymuşlar da böyle kırmızı olmuş, tarifi nasıl? Bilsem de, ben de gün arkadaşlarıma yapsam" diyerek dalgın dalgın düşünüyor, bir taraftan da dökülmesin diye elindeki poşete bakınıyormuş. Kermesten epey ilerlemiş, köşeyi dönerken genç bir kızla çarpışmış.

 Canım annem de hiç tanımadığı insanlarla bile sanki kırkyıldır tanışıyormuş gibi konuşur. Yine o samimi ifadeleriyle

"Ay afedersin canım, kusura bakma kermesten tatlı aldım da aceba içine ne koymuşlar diye düşünüyordum dalmışım" deyince genç kız da aynı samimiyetle

"Aaa bu gül tatlısının tarifini benim kardeşim biliyor" diyerek bir kaç adım ileriden yürüyen kardeşine seslenmiş 

"Selmaaa bir gel hele" kardeşi yanına gelince durumu baştan izah etmiş ve 

"Hani geçen gün pembe bir gül tatlısı yapmıştın ya Hacer teyze pek bir sevdiydi de tarif istediydi. O da küçük oğluna yapıp gönderdiydi ya hani. Hah işte bu abla o tatlının nasıl yapıldığını merak etmiş. De hele, bu nasıl yapılıyordu?" demiş. ( O kadar uzatacığına tatlıyı gösterse kız anlar zaten. Ay ne güldüm buraya ) Sağdan soldan kağıt, kalem bulmuş iki taş bir baş bir köşede tarifi yazmışlar.  Pasta boyasının satıldığı dükkanı da bir güzel tarif etmişler. Tokalaşıp ayrılmışlar.

Annem elinde tarifle gelince ben de sandım kermestekiler verdi. Merakla tarifi okuyordum. Sonra annem durumu anlatınca.

"İşte bizim insanımız böyle. Heytt bee! Zaman-mekan tanımaz, can-ciğer olurlar iki dakkada. Ne yardım sever bir milletiz." deyip mutlandım.

Öyle ya hangi Amerikalı bunu yapar cidden?

11/4/2008

Uçuğu olanların dikkatine

Uçuk nedir bilmeyeniniz varsa söyleyeyim; daha çok dudak kenarinda ya da burun çevresinde kasintiyla ortaya çikan kabarcıklardır. Enfeksiyona mikrop değil, herpes denen virüs neden olur.

Bünyesi zayıf insanlarda sıklıkla görülür. Çünkü vücut direnci düştüğünde ortaya çıkar. Özellikle ateşli hastalık sonrasında oluşur. Ayrıca stresinde etkisinin olduğunu duymuştum. Gerçi stres neye etki etmiyor ki? Bütün hastalıkların başını çekiyor.

 

Bir gün üst dudağımı komple uçuk sarmıştı. Hatta burnumun çevresine kadar gelmişti. Ben de doktora gitmiştim. Doktor şöyle uzaktan bir bakış baktı, reçeteyi yazdı. İnsan ışık mışık tutar ne bilim şöyle yanaşır bakar falan ama yok. Yahu baktım bişey soracağı da yok, iyisimi ben şikayetimi söyleyim dedim. Ve

"Doktor bey bende bu uçuklar çok çıkıyor aceba neden?" dedim

Doktor dedi:

"İşte bazı insanlarda devamlı çıkar, bazılarında da nerdeyse hiç görülmez." (Ne aydınlatıcı bir cevap. )

"Neden oluşuyor aceba?" dedim sonra.

Doktor ayrıntılı öğrenmek istediğimi anlamış olacak ki, derin bir nefes çekip şöyle dedi: 

"Mikrobik reaksiyon değil bu herpes simplex hoydodovoyvoydooo virüsü envfeksiyona neden oluyor. Bu herpes simlex hoydodovoyvoydo virüsü gingivostomotibibilibebili çevresinde lezyon yapar...." (falan da filan uzunca garip sözcüklerin olduğu bir cümle kurdu ben burda sadeleştirdim hatırladığım kadarıyla )"  (Bu arada yukarıdaki tıbbi terimlerin hodan ve todan sonrasını uydurdum ha)

Neyse ben de doktora "Hııı" diyerek kafa salladım. Teşekkür edip çıktım. (Yoksa kaçtım mı demeliydim )  Aslında niye kaşıntı oluyor diye de soracaktım da içeri çantası ilaç dolu bir bayan girdi. Dedim şimdi bu hanım ilaçları pazarlamaya çalışacak ekmeğine mani olmayım. Yoksam sorardım. Tıbbi terimleri çıkarınca anlaşılıyor dediği (Ne kalıyorsa tabi. )

 

Uçuğunuz çiktiğinda siz ne yaparsiniz? Bu konuda deneyimim çok. Basim uçukla beladadir çoğunlukla. Uçuk için sadece bir kez doktora gittim ve son gidişim oldu o da. Kendim tedavi yöntemleri geliştirdim. Doktora gittiğimde bir haftada geçti. Kendi yöntemlerimle iki günde faydasını görüyorum inanın. İşte deneyimlerim:

 

Limon uçuğa iyi geliyor. Ben limonun içindeki pütürler varya (posa diyorlar sanirsam ),  neyse iste onu çikarip uçuğun üzerine koyuyorum bunu gün içinde birkaç defa değistirerek yapiyorum. (Kremlerden çok daha etkili. Uçuk kremi uçuğu önce büyütüyor sonra kabuk bağlatıyor. Küçücük yara, oluyor kocaman bişey) Limonu bu şekilde düzenli olarak yaptığımda bir günde uçuk yayılmadan ve büyümeden kuruyor. Uçuğun kuruyup kabuk bağlamasi iyiye iserettir.

Eskiden babam uçuğa kaşık basardı. (Tahta kaşığı ocakta ısıtıp ısıtıp uçuğun olduğu bölgeye basardı) Bu yöntem de etkili bir yöntem. Fakat çok acı verici. Onun için artık ben limondan başka birşey kullanmıyorum.
Uyarılar: Uçuğun olduğu bölgeyi asla islatmayin. Uçuk kabuk bağladiktan sonra asla kuoparmayın. Fakat yarayi sicak suyla temizlemenizde yarar var, bunu banyo yaparken yapmanizi tavsiye ediyorum zira nemle birlikte yumusuyor. sabun ve sicak su da mikrobu öldürüyor
Dikaat!! uçuğa asla kolonya sürmeyin. Ve elinizi dokunmayin, çok çabuk dağiliyor..

 

NOT: Bunlar tecrübeyle sabittir.  Bilimsel bir dayanağı yoktur ya da var ben bilmiyorum

25/3/2008

Ne hediye ama

  Aralığın ikisiydi. Yani benim doğum günüm. Kendi aramızda toplanıp doğum günümü kutlamıştık.Teyzemler bana doğum günü hediyesi olarak düz taban bir ayakkabı almışlardı. Ben normalde çok düz ayakkabı giyemem azıcık da olsa topuğu olmalı giydiğim ayakkabının. Neyse aldıkları ayakkabıyı denedim. Ayağıma büyük gelmişti. Zaten benim ayakkabı numaramdan bir numara yüksekti. Yine de onlar üzülmesin diye sesimi çıkarmamış 'güzel güzel' diyerek memnuniyetimi göstermeye çalışmıştım.

  Ertesi gün okula (lise 1'e gidiyordum) giderken annem tutturdu bu ayakkabıyı giy diye. Her nekadar istemesem de teyzemlerin kulağına gidip üzülmesinler diye giymiştim ayakkabıyı. Hatır için çiğ tavuk yenirdi de ayakkabı giyilmez miydi?

 Zar zor okula gitmiştim. Okulda da epey rahatsız etmişti ayakabı ayağımı. Giymemek için bir bahane bulmuştum yani. Benimki de akıl.. Giymezsen giyme yav! sanki silah zoruyla verdiler.

 Neyse öyle böyle okul bitmiş eve gidiyorum. Ayakkabı ayağıma bir giriyor bir çıkıyor. Bir an evvel eve varma telaşındayım. Acele acele adım attığım yerde birden ayakkabı ayağımdan fırlamasın mı?

 Hızla fırlayan ayakkabı önümde yürümükte olan bir gencin ayağına çarparak durmuştu. Tam da eve yaklaşmıştım. Bizim her zaman alış veriş yaptığımız marketin önünde cereyan etti olay. Bakkalın çırağı da kapı da  Benim karizma yerlerde...

 Ayakabı ayağımdan 6-7 adım ileriye fırladı. Ayağına ayakkabım çarpan genç aniden durdu. Ben de seke seke ona doğru geliyorum. Çocuk bir ayakkabıya bakıyor bir de bana. hani kitap falan olsa alıp geitrecek.. Gülmemek için zor duruyor belli. Sek sek bitmiyor yollar Bir yandan da gülüyorum tabi.

Velhasıl vardım ayakkabımın yanına. bir yandan ayakkabımı giyiyor, bir yandan da ondan özür diliyorum. O değil çocuk ne gülüyor ne de bir şey söylüyor. Öyle kalakaldı.

Bre mübarek ne durursun var git yoluna. Hiç ayakkabısı fırlayan kız görmedin mi yani?

O gün ilk ve son giyişim olmuştu ayakkabıyı. Artık hiç bir kuvvet giydiremezdi onu. Hatır matır tanımam rezil olmuştuk yahu! Ertesi gün okula giderken sanki dışardakiler 'aaa ayakkabısı fırlayan kız' dercesine bana bakıyordu.

Aradan yıllar geçmesine rağmen unutamadığım tek hediye... Ne hediye ama... Gel de unut...

16/12/2007

Gelincik ve sözde sefil bitki

 

  Bir gün kırda gezerken, rüzgârın etkisiyle süzülen bir gelinciğin hemen yanındaki taşı fark etmemiş taşa takılıp biraz sendelemiştim. Ve ayağımın takıldığı o taşa, aklım da takılmıştı...

   Can havliyle  farkında olmadan eğilip, taşı fırlatmak için kaldırdığımda hemen altında eciş bücüş olmuş, biraz da sararmış bitkiler gördüm. O ihtişamla süzülen gelincik çiçeğiyle aynı toprağın altında serpilmek için harekete geçen tohumlar, tam da gün yüzü görmek üzereyken başlarını topraktan kurtardıkları sırada o taşa rastlamıştı. Fakat bu cılız bitkiler pes etmeyip, taşın altında sağa-sola ve yukarı doğru hareket etmeye çalışmış bu kıvranışlarla varlıklarını yerinde saymadan sürdürmüşlerdi.

   Elime aldığım minik bir çubukla bitkiye dokundum. Dibindeki toprağı biraz eşeleyip, yanımdaki su şişesinden bir miktar suyu döktüm. Şuan ne halde bilemeyeceğim ama eminim ki yanındaki gelincik çoktan solmuş o ise yemyeşil olup canlanmıştır…

   İşte, insanlar da bu bitkiler gibi dedim sonra. Kiminin önünde hiçbir engel yokken içinde bulunduğu ortamın, anın kıymetini bilmeden öylesine süzülürler hayatta; gelincik misali… Kimisi ise karşısına çıkan en büyük zorluğa bile meydan okuyabilir. Ve o sefahattekilere inat pek çok şey başarıp başkalarına da faydalı olurlar. Hayatını gıpta ile okuduğum Hellen Keller buna çok güzel örnektir. Bu zat kör, sağır ve dilsiz olmasına rağmen hayata öyle sıkı sarılmış ki normal bir insandan daha fazla şey başarmış.

   Gelincik çiçeğinin ufacık bir dokunuşla hemen yapraklarını döktüğü gibi, mücadele nedir bilmeyen insanlar da en ufak bir zorlukta depresyona girebiliyor. Oysa ki çalışan çabalayan ne ya da kim olursa olsun sonunda mükâfatı alıyor. Nasıl ki ben gayriihtiyarî o taşı kaldırıp o bitkinin rahat bir şekilde yaşamını sürdürmesine vesile olduysam, güçlükleri aşmaya çalışan şahsın da öyle bir yardımcısı karşısına çıkar. Çünkü her şeyi gören, işiten, bilen Biri var!..

 

 

20/9/2007

Bayrağa Saygı Yürüyüşü

 

  Hatırlarsanız geçen sene nevruz bayramında Mersin'de bir bayrak krızi yaşanmıştı. Kendini bilmez birkaç çocuğun bayrağımızı yere atıp çiğnemeye çalışması tüm yurtta yankı uyandırmıştı. İşte bu olayın ardından Türkiye'nin her bir köşesinde şanlı Bayrağımız dalga dalga olmuş, evlerde, dükkanlarda, caddelerde günlerce asılı durmuştu... Bayrağımıza sahip çıktığımızı göstermiştik. Ve en büyük haykırışlar olayın yaşandığı yerde, Mersin'de yükselmişti.

Sanırım nisan ayıydı. Uzunluğu kaç km bilmiyorum ama Mersin'in en işlek caddesini baştan sona kaplayan Bayrağımızın altında hep bir ağızdan "Bayrağa uzanan eller kırılsın" nidalarıyla sesimizi birilerine duyurmuştuk. Bu göğsümüzü kabartan tabloyu ölümsüzleştirmek adına fotoğraf makinamdan bir kaç küçük çekim yapmıştım. Genci, yaşlısı, çocuğu, özürlüsü, türbanlısı, türbansızı (Aslına bakarsanız türbanlı türbansız diyerek -bazı medya organlarının yaptığı gibi- farklı düşünen iki ayrı grup gibi lanse etmek istemem. Aslında burada öyle olmadığını göstermek için bu şekilde vurguladım.) herkes oradaydı. Bu da gösteriyor ki damarımızdaki o Osmanlı kanı hala dolaşmakta, düşmanın hain bakışlarını gördüğümüz an tek yumruk olmasını biliyoruz ne mutlu...

 

Sizleri biraz geçmişe götürüp, orada yakaladığım küçük kareleri hepinizle paylaşmak istedim. Malesef videonun sesi yok, bunun için sancak marşını ekledim, ah bir de o haykırışları duysaydınız tüyleriniz diken diken olurdu...

 
 


Yazı ve resimler, kaynak göstermek suretiyle kopyalanabilir.

Aksi halde Mahkeme-i Kübra'ya havale edilir.

Tüm hakkım saklıdır.