Penceremden gördüklerim...





19/9/2008

Fala inanma, falsız da kalma (!)


Bütün falcılar toplansalar, bu sözden daha etkili bir söz bulamazlar. Bu söz hem çok etkili, hem de çok aldatıcı tuzak bir söz.

Ne demek, “fala inanma, falsız da kalma?” Hem inanmayacaksın, hem de falcıya gideceksin, fal açtıracaksın, fala baktıracaksın…

Bugün kenarda, köşede, neredeyse her mahallede çeşitli adlar altında kendilerine birtakım “masum” ve “modern” unvanlar takarak “meslek”lerini icra eden had ve hesaba gelmeyen falcılar kol geziyor.

“Falcılık kadar insan merakını, insan duygusunu istismar eden bir başka yol yoktur” desek, mübalağa etmiş olmayız.

Neredeyse falcıların bilmedikleri bir şey yoktur! Başınıza bir şey mi gelecek, bir beklentiniz mi var, bir yakınınızdan şüphe mi ediyorsunuz, ileride neyle karşılaşacaksınız?

Hepsini, evet hepsini de bilirler! Mutlaka inandırıcı bir şeyler söylerler.

Aslına bakılırsa, bir şey bilip ettikleri de yok. Konuştukları, söyledikleri laf cambazlığından, laf ebeliğinden başka bir şey değil. Yani laf ü güzaf.

Çünkü anlattıklarının ne dini bir yönü var, ne bilimsel bir tarafı var, ne de akla, mantığa uyan bir ciheti var.

Hani “tam takır, kuru bakır” derler ya, işte o cinsten bir şey, falcıların yaptıkları yorumlar, söyleyip durdukları kehanetler…

Bu konuyu Peygamberimiz (a.s.m.) bir tek cümleyle ifade etmiş: “Kâhinler bir şey değildirler.” (Müslim, Selâm: 123.) Yani geleceği okuduklarını iddia edenlerin sözleri boş, bir değeri ve bir anlamı yoktur.

İnanç noktasından bakıldığında fala baktırmak ve fala inanmak o kadar batıl ve tehlikelidir ki, Allah korusun insanı imandan bile çıkarabiliyor.

Bu konudaki birçok hadiste Peygamberimiz (a.s.m.), fal ve benzeri işlemlerin sonucuna inananların “Muhammed’e indirileni inkâr etmiş sayılacağını, bunların Cennete giremeyeceklerini, inanmayıp da bu işi yapanların namazlarının kırk gün kabul olmayacağını haber verir.

Bu hadisler kesin bir tehlikeyi bildirdikleri halde dininde, diyanetinde, abdestinde, namazında olan kişilerin fala ve falcılara itibar edip onların kapılarını aşındırmaları ne kadar acı ve üzücüdür.

Falcılar gayb ve gelecek hakkında, insanın karakteri ve beklentileri üzerinde ahkâm kesmeye çalışırlar. Oysa geleceğin sahibi Allah’tır. Geleceği sadece ve sadece Allah bilir. Kur’ân bu konuda der ki:

"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. Başkası onu bilemez." (En'am, 6:59)

"De ki: Allah’tan başka ne göklerde, ne de yerde hiç  kimse gaybı bilemez." (Neml, 27:65)

"De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır veya ‘Ben gaybı bilirim” demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” (En'am, 6:50)

Cebrail Aleyhisselâmın, “Kıyamet ne zaman kopacaktır?” sorusuna Peygamberimiz:

"Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir" diyerek en büyük gelecek olan Kıyamet hakkında bu kadar net bir cevap vermiştir. (Buhari, iman:37)

Gayb ve gelecek bilgisi Allah’ın elinde olduğuna göre, Allah’ın elçisi dahi Allah bildirmezse bilemeyeceğine, hiçbir İslam âlimi da gayb ve gelecek hakkında konuşmayacağına göre, falcıyı nereye koyarsınız? Yapıp durduklarına bir hak payı, bir inandırıcılık verebilir misiniz?

“Ama falcının dediği bazen çıkıyor” diyenler de yok değildir.

Aynı sözü bir ara bir sahabi de söylemiş, fakat Peygamberimiz ona güzel bir cevap vererek yol göstermiştir.

“Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.” (Müslim, Selam:123)

Bütün falcıların doğrudan cinlerle ilişkisi var mı, yok mu, ayrı bir konu, ama falcılık dine, imana aykırı bir uygulama olduğuna ve Peygamberimizin kesin kes reddettiğine göre, olayın şeytanî yönünün olduğu şüphesizdir.

Şeytan da bir cin olduğuna göre, geleceği okuduğu iddiasında bulunan, gaybtan haber vermeye kalkan falcılar şeytanın elinde bir oyuncak haline düşmüşlerdir.

Hadis-i şerif genel bir ölçüyü veriyor. Gerek kâhin, gerekse falcı veya medyum, tarotlar, hatta burçları okuyanlar, kendilerine hangi adı takmış olursa olsunlar, dinin izin vermediği bir konuda konuşuyor, hüküm veriyorlarsa, aynı kategoriye girerler. Söyledikleri bazen tutsa bile, bu yüz tane yalanın arasından çıkan bir doğrudur. Buna doğru demek bile su götürür. Yapanı da, yaptıranı da, inananı da tehlikeye sürükler.

Birer batıl inanç ve hurafe olan falcılığı İslam dini yasaklamasına rağmen, gerek doğuda, gerekse batıda, dünyanın her yerinde,  tarih boyu insanlar kendilerini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamışlardır.

İslam öncesi Cahiliye döneminde bazı fal çeşitleri vardı. Kum üzerine bazı çizgiler çizilerek bakılan bir fal türü vardı ki, buna hattü’r-reml denirdi. Bunun yanında kelime ve isimlerle fal tutma, zarlarla fal açma, astrolojik fallar, koyunun kemiğine, kurbanın ciğerlerine bakarak fal açma, su falı, çay falı, kahve falı, bakla falı, kurşun dökme, tuz falı, balmumu falı, el yazısı falı gibi fal çeşitleri uygulanmıştır.

Bilim adamları da falcılığın birer huzursuzluk kaynağı olduğunu ifade ederler. Özellikle aile geçimsizliklerinin ve yakın akrabalar arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesine sebep oldukların söylüyorlar.

Mesela, Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. İlhan Yargıç diyor ki:

“Falcılar, genellikle benzer söylemleri kullanır. Kadının kocasıyla sorunu vardır, problem aslında konuşulsa çözülebilecektir. Fakat falcı, birisinin kendisine büyü yaptığını söyler. Bu durumda kadın, tüm aile fertlerine karşı düşmanca tavır besler. Gerçekte böyle bir şey olmamasına rağmen, kehanet kendini kanıtlar ve aile ilişkileri kopar.”

Bir medyumcunun itirafı da dikkat çekici, diyor ki:

“Medyumluk popüler olunca bunu hobi olarak yapanlar işi ticarete döktü. İyi kötü fark etmiyor. Toplumun ruh sağlığı gerçek anlamda tehlike altında; çünkü medet bulmak için gidilen kişilerin birçoğunun kendisi problemli. Bu işi yapanların çoğunun ruh sağlığı bozuk.” (Aksiyon Dergisi, Sayı: 533 - 21.02.2005)

Asıl kaynağı batıl din ve inançlar olan falın dinle, imanla, Kur’ân ve İslamla uzaktan yakından bir ilgisi ve alakası yoktur.

İnanan bir insan böyle batıl şeylerle aklını, kalbini ve imanını tehlikeye atmamalı, her şeyin Allah’ın elinde olduğuna inanmalı, Rabbine itimat edip güvenmeli, dua ederek Ona yalvarmalı, kadere olan inancını sağlam tutmalıdır.



Mehmed Paksu


30/4/2008

"Seninle Cennet'e bile girmem" demek doğru mu?


Karşısındakine o kadar kızmış, o kadar öfkelenmiş, o kadar içerlemiş, o kadar kin ve nefret duymuş ki, Cennet'te bile onunla birlikte olmak istemiyor. Bu durumdaki ve bu kanaatteki bir kişiye "Cennet'e girmen kesinleşse, fakat şu kişiyle girmen gerekir, başka türlü girmen mümkün değil" dense, sözünün nereye gittiğini bile düşünmeden, "Allah korusun, onunla mı, asla, Allah yazdıysa bozsun" gibi sözleri bile sarf edebilir. Hatta, "Eğer Allah bana şu kişiyle Cennet'e girmeyi emretse, girmem" diyecek kadar, hiç hesap kitap etmeden Allah'ın emrine bile karşı gelmeyi göze alabilir.
Cennet, Allah'ın rahmetinin tecelli ettiği bir yer, her türlü nimetinin bolca bulunduğu bir âlem, altı iman rüknünden âhirete imanın bir parçası ve bir âhiret yurdu"
Cennet ve ebedi hayat ve sonsuz saadet Cenab-ı Hakkın mü'min kullarına sırf bir hediyesi, ikramı ve özel bir ödülüdür. Bu ödülü reddetmek, bir dostunuzun verdiği bir hediyeyi reddetmek gibi değildir, öyle düşünülmez. Bu, Allah'a isyandır, Allah'a başkaldırmak, Allah'a karşı gelmektir,
Allah'ın rahmetini reddetmektir.
Çünkü Rabbimiz mü'min kullarını Cennet'e davet ediyor ve buyuruyor ki: "Allah, sizi izniyle Cennet'e ve bağışlanmaya çağırıyor." (Bakara, 2/221)
Bu ve bunun gibi pek çok âyette yapılan Allah'ın davetini sırt çevirir bir anlamda, ileri geri konuşarak, bilir bilmez laf ederek "Onunla Cennet'e bile gitmem" sözlerini sarf etmek, insanı çok büyük kayıplara sürükler. Gerçi kişi, "Ben bu sözü bahsini ettiğiniz manada kullanmıyorum" dese de bir müminin ağzından böylesi ifadeler çıkmamalı.

 

Mehmed Paksu

 

 

Aklıma geldi de bu tarz deyişler şarkılarda da yer alıyor,

bunları söylemekten kaçınmalıyız.

Misal:

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

13/4/2008

"Bu adam Allah'lığın biri" demek doğru mu?

 

   Bu söz, imana ve inanca leke getiren, insanın kalbini rencide eden, bir yerde vicdanı sızlatan bir yakıştırma… Çoğu zaman bu ve benzeri sözler rastgele, gelişigüzel kullanılıyor, sözün nereye vardığı hiç mi hiç düşünülmüyor, hesabı kitabı yapılmadan dillerde gezip duruyor. Halbuki bu sözler sakıncalı sözlerdir. Her yönüyle saçma ve bayağı ifadelerdir.

 

TDK sözlüğü, “Allah’lık” kelimesi için şöyle bir açıklama getiriyor: “Kendisinden hiçbir işte yararlık umulmayan saf ve zararsız kimse.” Bir de örnek cümle veriyor: “Bu adam Allah’lığın biri, elinden hiçbir şey gelmiyor.”
Günlük dilde de şu şekilde dönüp dolaşıyor:

İşiniz Allah’lık”, “Allah’lık adam”, “Allah’lık Ali Bey misali”, “Tam Allah’lık bir hal, ahı gitmiş vahı kalmış.”

Dikkat edilirse, bilgisiz, beceriksiz, sorunlu ve hiçbir işe yaramayan insanlar bu sözlerle anlatılıyor. Sanki insan Allah’a yaklaşırsa, Allah’a kul olmaya çalışırsa, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirirse aptal/budala ve sefil bir hale gelirmiş gibi bir mana çıkıyor.

Yahut bir iş yolunda gitmiyorsa, planlandığı ve düşünüldüğü gibi bir sonuca varılamıyorsa, suç Allah’a atılıyor, hata Allah’a mal ediliyor. Böylece insan farkına bile varmadan Allah’a isyan ediyor. Oysa beceriksizlik insanın kendinden kaynaklanır, dağınıklık kişinin kendi ihmali ve tembelliği sonucudur. Neden Allah’a verilsin, bu konularda niçin Allah suçlansın?

 

Kur’an bu konuda diyor ki: “Başınıza ne musibet gelirse, kendi elinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûra, 42/30)

 

Mehmed Paksu

 

22/3/2008

"Kader utansın" demek doğru mu?

"Kader utansın, kahrolsun kader" gibi ifadeleri kullanmak doğru mudur ?

KADERİ SUÇLAYAN o kadar söz var ki, saymakla bitmez.

Kendine söz geçiremeyen, kadere taş atar. Kimseyi suçlayamayan, kaderi taşlar. Karşısındakine gücü yetmeyen kadere yüklenir. Böyle bir kör dövüşüdür gider. Kime vurduğunu bilemez, vurduğu yeri göremez, rast gele hücum eder. Beceriksizliğini, tembelliğini ve bilgisizliğini kendi üstüne almaz, eline geçen taşı kadere fırlatır, durur.

"Kader utansın" der. Kader ne yapmış ki utansın, kaderin utanacağı neyi vardır? Gerçekten utanması gereken birisi varsa, o da kişinin kendisidir aslında… Kader bir suç işlememiş, bir hata yapmamış, bir yanlışa girmemiştir. Suçu işleyen, hatayı yapan, yanlışa giren kişinin kendisi olduğu halde; neden kader hatalı olsun?

Geçen zaman içinde daha büyük bir kayba uğramış, daha büyük bir zarar etmiş, daha büyük bir belaya çarpılmışsa, kadere olan kızgınlığının dozunu biraz daha arttırır.

Bu sefer ağzından çıkanı kulağı duymaz halde, söylediği sözlerin nerelere vardığını düşünmez biçimde, açar ağzını, yumar gözünü, Allah muhafaza “kahpe kader” deyiverir.

Gerçekten insanoğlu garip bir varlık, tuhaf bir yaratık. Plânsız, programsız iş yapar, bir işe başlarken başını sonunu düşünmez, ele aldığı işin neye mal olacağını hesaplamaz, kendi eliyle kendini tuzağa düşürür, köşeye sıkışır kalır.

Bu sefer de ağzının dolusuyla, “Kader unuttu beni”, “Gözü çıkası kader, ne istedin benden?” gibi bilir bilmez, ileri geri atar tutar. “Kader kötü bir oyun oynadı” der, fakat kendisi oyunu kuralına göre oynamamıştır.

Bu gereksiz ve yersiz sözlerin hiçbirinin bir Müslüman’ın ağzından çıkmaması lazım… İnanan bir insan böyle sözleri söylememesi gerekir. Söylenmemesi bir tarafa, bu sözlere karşı tavır koymalı, böyle sözlerin toplumda barınmasına, tutunmasına meydan vermemelidir.

Neden mi? Çünkü kader dediğimiz şey bizim dinimiz, imanımız, inancımız ve itikat alanımızdır. Daha ilk çocukluk yıllarımızda bize ilk öğretilen imanın şartlarından biri de kadere iman etmek değil midir? Hayrın da şerrin de, iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan geldiği değil midir?

Kader, Allah’ın bilmesi, her şeyin O’nun bilgisi altında olmasıdır. Allah’ın ezelden ebede kadar meydana gelecek olayların zamanını, yerini ve niteliklerini önceden bilmesi ve takdir etmesidir. Yani Yüce Allah, olmuş olacak, gelmiş gelecek her ne varsa onları önceden plânlıyor, zamanı gelince de yaratıyor.

Kader bir ölçüdür, bir miktardır. Bir plandır, bir programdır. Kâinat ve içindekiler, insan ve geleceği her şey Allah’ın takdiri iledir, koyduğu bir ölçüye göredir.

Kur’an diyor ki:


Allah’ın emri biçilmiş bir kaderdir.”
(Ahzab, 33:38)
Biz her şeyi bir kaderle yarattık.”
(Kamer, 54:49)
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim katımızda olmasın. Ama biz onu ancak belirli bir kaderle/miktarla indiririz.”
(Hicr, 15:21)

Mehmet Paksu

 


Yazı ve resimler, kaynak göstermek suretiyle kopyalanabilir.

Aksi halde Mahkeme-i Kübra'ya havale edilir.

Tüm hakkım saklıdır.