diğer bloguma (faninida.blogspot.com)
bakmak istersen
tıkla
İçimden geldiği gibi...
Bir takım şeyleri eleştirmek, gündeme getirmek, ilgimi çeken şeyleri paylaşmak, iç ve dış dünyamı yansıtmak için burdayım...


Blogcu Dostlar
Yazı ve resimler, kaynak göstermek suretiyle kopyalanabilir. 
Aksi halde Mahkeme-i Kübra'ya havale edilir. 
Tüm hakkım saklıdır. 
10/8/2008
II. Abdülhamid bor'u vermemek için ne yaptı?
Sultan II. Abdülhamid'in bor madenini yabancı ülkelere kaptırmamak için 10 yıl süren kıran kırana bir mücadele ortaya koyduğunu biliyor muydunuz?
Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.
Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.
Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.
Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.
Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Çünkü Sultan II. Abdülhamid, Nuh demiş, peygamber dememiştir. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.
Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.
Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.
İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:
“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”
119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.
(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)
m.armagan@zaman.com.tr
10 Ağustos 2008
Zaman - Pazar
11/6/2008
Türbanlı kızdan Firavun hatırlatması…
Üniversitelerde başörtüsü serbestliğinin önünü açması beklenen düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği haberini, İstanbul Çengelköy’de boğazın nefis manzarasına nazır arkadaşlarla çay içtikten hemen sonra tam da kalkmak üzereyken aldık.
Açık olan TV’den haber duyulur duyulmaz hemen arkamızdaki masada yer alan ve bir aile oldukları anlaşılan gruptan tesettürlü genç bir bayan, gayet kendinden emin bir vaziyette ve bizim de işitebileceğimiz şekilde; “Bunlara karşı, Firavun’a verilen mücadele gibi direnç göstereceğiz” dedi.
Aralarındaki erkeklerden biri, “Nasıl yani?” diye söze girdi; Aynı bayan; “Hani Firavun, doğacak bir erkek bebeğin gün gelip kendi saltanatını devireceğini falcılardan öğrenince, yeni doğan tüm bebeklerin öldürülmesini istemişti. Ama Mısır halkı, bebeklerinin öldürülmesini göze alma pahasına çocuk doğurmaktan vazgeçmediler. Gün geldi doğan bebekler Firavun’un saltanatını devirdi ve Mısır’da huzur ve sükûnun hâkim olduğu adil bir toplumsal yapı inşa ettiler. Biz de öyle yapacağız. Ellerinden okuma imkânı alınan, olmadık bahanelerle kurban edilen kızlara bedel, daha çok çocuk yetiştirerek direnmeye çalışacağız” dedi.
Bir başkası söze girdi; “Cahiliye döneminde Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleriyle, bu çağda sırf kılık kıyafeti yüzünden genç kızların eğitim hakkından mahrum bırakılması arasında fark var mı? Vallahi ben arada fark göremiyorum. Kafa aynı kafa…” dedi.
Bunlar tam biz kalkmak üzereyken yan masadan işittiklerimiz… Kim bilir, haberin duyulduğu dakikalarda ülkenin dört bir yanında neler konuşuldu.
Moral bozmak yok… Şer gibi gördüğümüz işler umulmadık başka vesilelere kapı aralayabilir. Bunların hepsi gelir geçer… Kimse milletten daha üstün değil… Hayat devam ediyor… Canınızı asla sıkmayın. Göreceksiniz, gün gelecek her şey düzelecek… Sadece insanların değil, tüm canlıların huzur içinde yaşadığı rüya gibi bir toplumsal yapı bu topraklarda boy gösterecek. Temel sorun, şimdilik bundan daha iyisini hak etmiyoruz, o kadar… Daha iyisi için biraz daha liyakat gerekiyor.
Baykal kına yaksın…
CHP lideri Deniz Baykal iyi ki Şanlıurfa ve Diyarbakır’ı kapsayan G. Doğu gezine çıktı. Sanıyorum bu gezi Sayın Baykal için geri kalan hayatında unutamayacağı bir ders olmuştur. İşlerin hiçte Ankara’dan görüldüğü gibi olmadığı konusunda bir fırsat oluşturmuştur.
Baykal bu gezisinde, ilk önce tarladaki çiftçiden protesto yedi, sonra spor salonunda şok oldu. 'Hz. Muhammed'e neden hakaret ediyorsunuz' diyen yaşlı bir adam tarafından fırçalandı. Bir bayan kendisine, ‘bir senin üst başına bak, bir bizimkine, sözle pilav pişmez’ dedi. Önder Sav’ın dinini ve milliyetini sorgulayan pankartlar açıldığına tanıklık etti.
Yakın zamana kadar CHP dine mesafeli bir parti gibi algılanıyordu. Fakat olaylar öylesine üst üste denk geldi ki, Milliyet’in web sayfasındaki habere göre Baykal’ın gezisinde; “Senin dinin ne, merak ediyorum” yazan dövizler açılmış.
Sanıyoruz Baykal önümüzdeki ilk seçimde meydanlara indiğinde epey zorlanacaktır. Son kurultayda genel bakanlığı yeniden kazanması yüzde 100 garanti olduğu halde, Türkiye’nin dört bir yanındaki bilboardlara din diyanetle ilgili afişler astıran, başörtülü kadın resimleri kullanan Sayın Baykal’ın bu ucuz siyasi yaklaşımı, sanıyoruz bundan sonra artık eskisi kadar prim yapmayacaktır.
Baykal, bölgeden ayrılırken havaalanında yaptığı değerlendirmede, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararı için gerçekten üzüldüm demiş. Şu saatten sonra bu neyi değiştirir bilemeyiz. Bildiğimiz bir şey var ki, CHP son dönemde izlediği politikalarla, 1940’lı yılların CHP’sini aratmaz hale geldi.
Umurlarında değil…
Geçtiğimiz günlerde hatırı sayılır insanların bulunduğu bir ortamda sohbet ederken, AKP ve DTP kapatılırsa Türkiye’nin bölünmesiyle de sonuçlanabilecek, ekonomiyi yerle bir edecek süreç açılabilir, buna cesaret edemezler diyenler oldu.
Ben kendilerine, ya amaç buysa, yani ülkeyi bu sürece sokanlar tam aksine böyle bir sonuç almayı murat ediyorlarsa dedim. Sanmayın ki ülkenin geleceği, piyasaların durumu, memleketin içine düşeceği hal birilerinin çok umurunda… Çoğunun tuzu kuru onların.
Ama artık işlerin böyle yürümeyeceği anlaşıldı. Toplum olarak, demokrasiyi, sadece sandıkta oy vermekten ibaret sayan bir anlayış görme alışkanlığından vazgeçme zamanı geldi. Demokrasiye sadece sandıkta değil, tüm süreçleriyle sahip çıkmak gerekiyor. Olan bitenin seyircisi değil, sevk edicisi olmak icap ediyor.
Geçen cuma gazeteci Nazlı Ilıcak’la bir kültür merkezinde halka açık bir ortamda karşılıklı söyleşiyorduk. Konu 27 Mayıs’ın yıldönümü ekseninde demokrasimiz ve güncel meseleler idi. Bir ara salona döndüm ve “Olası bir darbe girişimi karşısında içinizde tankın önüne atlayacak var mı?” dedim. Dinleyicilerin yarıdan fazlası bayandı. Salonun en az yüzde 80’i büyük bir coşkuyla ellerini havaya kaldırdı.
İçiniz rahat olsun. Hepsi gelip geçecek. Ama bugün bunları ülkeye yaşatanlar, inanın ileride çok mahcup olacaklar.
Sabır…
www.osmanozsoy.com
24/12/2007
Bir piyanist, bir fikir, bir röportaj ve Fazıl Say
Bu hafta müzik dünyası sayesinde ülke gündemi gürüldedi, değil mi? Fazıl Say’ın iler tutarı kavuran ‘şok’ beyanatlarından sonra yurdumda
bir gerginlik, bir tarafgirlik sormayın gitsin.
Tanıyan tanımayan bir anda kâh Fazıl Say taraftarı oldu, kâh da ona karşı saf tuttu. Yok, benim derdim değil, Fazıl Say’ın “gündeme bomba gibi düşen” açıklamaları. En nihayetinde bugüne değin ne bir sanatkârın ne de bir politikacı büyüğümüzün beyanatlarıyla fikrimde hiçbir değişiklik olmadı. Fikri sabit olabilirim belki; ama bir fikre karşı bu kadar darbeli tepkilerin gelmesine hayret ettim doğrusu. Hani birkaç nefes yukarı çıksak, olaya yukarılardan baksak daha manidar görüntülere mazhar olacağız diye düşünüyorum. Şimdi “Fazıl Say, haklı mıydı haksız mıydı?” gibi bir dilemmaya girmeyeceğimi açık ve seçik olarak ifade edeyim. Tüm bir hafta boyunca bu konunun girilmedik tek bir noktası dahi kalmadı zahir. Bir ben kusur kalayım, inanın hiçbir ziyanı yok.
Benim istediğim ise konuyu bir başka yöne döndürmek, gerçi okurlarımdan maada bir Allah’ın kulu bile o yönden haberdar olmayacaksa da varsın olmasın. Biz doğru bildiğimizi söyleyelim, duymazsa kulak utansın.
Fazıl Say’ın tahsili pek parlak, aynı sanat kariyeri gibi. Batı klasik müziği dünyasında adamakıllı bir ünü ve namı var. Ne büyütelim ne küçültelim. Hakan Şükür kadar da tanınmıyor doğrusu. Belli bir kesimin, yani bohem dünyanın takdir ettiği bir isim. Sanat dünyası, Say’ı sayıyor ve hürmet ediyor. Bugüne kadar bir tek eserini dahi dinlememiş olsa da yurdum insanı, Fazıl Bey’i canhıraş şekilde alkışlıyor yahut kargışlıyor.
Röportajı asıl metninden okudum. Hatta sohbetin geçtiği ortamı ve zamanını gözümde canlandırmak hiç de zor olmadı. Gayet sefih bir muhabbet esnasında söylenmiş sözler olduğu da anlaşılıyor zaten. O malum sözleri de Süddeutsche Zeitung muhabirine değil, direkt olarak kemancı dostu Renaud Capuçon’a hitaben söylüyor. Bunu size aktarmamdaki lüzum ise Fazıl Bey’in mikrofonlara yahut ses kaydedicilere zehir zemberek açıklamalarda bulunmadığını söylemek içindir tamamen. Bir muhabbetin terkisindeki sözler.
Cümlelerinin içeriği ise benim açımdan zerre ehemmiyet arz etmiyor. “Önemsiz” mealinde değil, tamamen kerameti kendinden menkul bir içerik olarak addetmiştim okuduğumda. Hayır, fikre karşı düşmanca salvolar savurmak dahi hoş görüntüler arz edebilecekken, fikri ifade edene takıntı yapmak bana son derece malayani ve ilkel geliyor, af buyurun. Yalnız, özellikle Türk medyasının Batı klasik müziği icra eden bir piyanistle bu kadar yakın temas halinde olduğunu bilmek, inanın yüreğime su serpti. Olayın asıl vahim noktası burası. Meğer Fazıl Say herkes tarafından tanınıyor, eserleri ve konserleri halkın dilinden düşmüyormuş, sanki.
Fazıl Say’ın evvela bu tartışmayı güdümleyenleri yaylıma alması gerekmiyor muydu sanki? Ne bir aralık müziğine kulak vermişler savunanlar yahut savunmayanlar. Ne yazık oluyor ki, hakikaten dünyaca meşhur bir piyanistimiz sanatıyla değil, fikriyle yahut politikaya göz kırpan açıklamalarıyla gündemin ilk sırasına oturuyor. Benim en çok üzüldüğüm nokta bu. Sanatı için yıllarca didindi, çabaladı durdu. Belki de ulaşabileceği en üst şöhret noktasında şu anda hayatının, ama ne kaldı ki meşk ettiği Haydn’dan bir sonet ile değil, gündeme dair esip kavuran fikirleriyle sükse yarattı. Keşke klasik Batı müziğine hayranlık duyanların sayısı fazla olsaydı, Say’ın o alandaki başarısını benimseselerdi de o zaman fikirlere savaş açılsaydı. İşte o zaman kayda değer bir iş çıkartmış olacaktık, ama olmadı.
Yine ambalaja takıldık. Seven de, sevmeyen de çıktı. Fikrimce sözün özü hep aynı noktaya gelip çatıyor. “İlim sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan korkuyorum”. Çok yaşasın Sokrates. Çok sesli müziğimizin damarlarını tıkayan cehaletin her türlüsünden kendimizi sakınmak gerekiyor anlaşılan. Fazıl Say gibi bir piyanistin cümlelerini “tabusallaştırmanın” da “kutsallaştırmanın” da bir âlemi yok. Umut ediyorum ki; bir gün öyle bir Türkiye olacağız ki çoğunluğun hoşuna gitmese de fikirlerin her türlüsüne saygı gösterip, bunun ifadesine mahal tanıyacağız. O zaman beyin fırtınaları doğacak ve fikirler arasında diyaloglar sağlanabilecek. Aksi takdirde sıkışıp kalmış bir ruhun içinden hangi sanat eseri doğabilir ki?
M. HALDUN DURSUNOĞLU6/10/2007
Atatürk ''Peygamberimiz Türk'' demiş!?
Yusuf KAPLAN'ın yazısı...
Kutsallık zırhıyla kuşatılan kuşatılır
Atatürk dönemini biliyor muyuz? Bence bilmiyoruz. Ne olup bittiğini doğru düzgün anlatmıyorlar bize. Atatürk'ün daha hayattayken İnönü zamanında bir takım çeteler tarafından tasfiye edildiği, Dolmabahçe'ye “mahkûm edildiği”, hatta “gömüldüğü” doğru mudur? Türkiye'nin İslâm'dan uzaklaştırılması çabasının, Atatürk değil, Atatürk'ün etrafından ayırmadığı ama Atatürk'ü kuşatan, teslim alan bir “kadro” tarafından planlandığı ve uygulamaya konulduğu iddiası yabana atılacak bir iddia mıdır?
Oysa biz esaslı soruları sormak yerine sadece Atatürk kutsaması ve putlaştırması yapıyoruz. İyi de Atatürk bir put muydu, din kurmuş kutsal biri miydi? Kendini bir put olarak mı ilan etmişti?
Oysa her tarafa Atatürk heykelleri dikmek, Atatürk'ü dondurur, put hâline getirir. Dünyanın hiç bir yerinde böylesine grotesk bir uygulama yoktur. Tabiî sıradan, beşinci sınıf, kabileler tarafından yönetilen ülkeleri saymazsak. Kaldı ki, oradalarda bile bu kadar fazla heykel dikemezler; çünkü bu durumda aç kalırlar, “acından ölürler”.
Şimdi bu yazdıklarımdan bir nem kapanlar illa ki çıkar bu memlekette. Bazı tipler hazırolda beklemeyi çok onurlu bir işmiş gibi görebiliyorlar hâlâ!
Bütün bunları, Pazar günü Milliyet'te yayımlanan “Emirdağ'ın İlginç Sırrı” başlıklı haberi okuduktan sonra düşündüm. Eskiyen Atatürk heykeli bilinmeyen bir yere gömülmüş...
Şimdi ayıklasınlar bakalım Emirdağlılar pirincin taşını! Başları büyük belâda!
Gazetenin haberi veriş dili çok ilginç. Çok komik. Tehlikeli. Ve de tehdit dolu. Ne olduğu bilinmeyen bir heykel yüzünden bir sürü insanın canı yanacak. Milletini ve milliyetini çok seven (!), o yüzden adını milliyet koyan Milliyet gazetesi de, korkudan, ürküntüden abartılan-saklanan tuhaf hatta saçma sapan iddialarla pek çok suçsuz insanın canının yanmasına aracılık edecek, ediyor da nitekim! Yuh yani...
* * *
“Eğer araştırırsanız Peygamberimiz'in Türk olduğunu ispat edebilirsiniz” demiş. Kim demiş? İnanamayacaksınız ama Atatürk demiş.
Atatürk'le başladık madem; devam edelim. Şöyle demiş Atatürk:
“Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve de milletimize bu hürmeti, hissî, fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim… Bilelim ki, millî benliğini bulamayan milletler baska milletlerin esiridirler.”
Bunları Atatürk mü söylemiş gerçekten? Peki bunları söyleyip de ne yapmış? Bu söylediklerini mi, yoksa yapacağını mı yapmış? Bunu bilemiyoruz. Rivayetler muhtelif çünkü.
Benim anlayamadığım bir şey var: Atatürk'ün Cumhuriyeti, 1937 yılında Harp Okulu'nu birincilikle bitiren öğrencisine (=Avni Özgürel'in babasına) Elmalılı Hamdi Yazır'ın 9 ciltlik Hak Dini, Kur'ân Dili başlıklı, çağımızın en önemli Kur'ân tefsirini hediye ediyor. Bu tefsir'in bizzat Atatürk'ün emriyle yazıldığını da unutmamak gerekiyor. Atatürk bir de devâsâ bir Buhari tercümesi hazırlattırıyor.
Ve unutmayalım ayrıca: Laiklik, 1937'de giriyor anayasaya!
Atatürk, Türkiye'de tabulaştırılırken, birilerinin, Atatürk'e düşman birilerinin bu tabuya sığınarak, en hızlı Atatürkçü geçinmediklerini nereden biliyoruz? Kutsanan gerçekten kutsanacak, örneğin din kurmuş biri filan olsa, o zaman bir anlamı var bunun. Ama kutsanan kişi kutsal bir kişi değilse iş, karikatüre dönüşebilir. Ve birileri, milletin altını bu şekilde oymaktan kaçınmazlar.
Bir general, laikliğin tartışılamaz olduğunu söylüyor. Ne kadar tehlikeli ve sığ bir laf bu böyle. Laikliği tartışılmaz kılmak, kutsamak, laiklik tarafından kuşatılmakla sonuçlanır. Kutsallık zırhıyla kuşatılan kuşatılır çünkü.
05/10/2007
YENİ ŞAFAK
26/9/2007
Bayan Gül'e gıcık kapanlar, bu yazı size!
Engin ARDIÇ'ın yazısı...
Okunuşunu yazdım, halka indim. “First Lady” yazsaydım “beyaz Türk” olacaktım, keh keh keh.
Hayrünnisa Hanım’ın başının bağlı olmasına gıcık kapanlar, bu yazı size...
Emine Hanım’ın başının bağlı olmasına da bozuldunuz ama kocası beş yıldır Türkiye’yi yönetti... Yani, Türkiye’nin “seçilmişlerin yönetmesine izin verilmiş kısmını” yönetti.
Bozuldunuz, ama alıştınız. Meclis Başkanı’nın eşinin de başı bağlıydı, yutkundunuz ama bir şey yapamadınız. Dışişleri Bakanı’nın eşinin de başı bağlıydı, ona da ses çıkaramadınız. Kıyamet, aynı hanım “först leydi” olunca koptu.
Çünkü kendinizi “först” ve “leydi” gibi kefere kavramlarıyla şartlıyorsunuz!
Öyle deyince, insanın aklına Hillary Clinton, Barbara Bush, Nancy Reagan, Betty Ford, Patricia Nixon gibi birtakım “havalı” ve de geçkince kadınlar geliyor. Daha yaşlılara da Jacqueline Kennedy! Saçlar her daim yapılı ve de boyalı, ille de tayyör-etek, dirhem yağ yok, sıfır beden, saplı çanta, kısa topuklu siyah ayakkabı... Hepten rüküşlerine de şapka.
Çankaya’da oturacak hanım bu “formata” uymayınca da tatsızlık başlıyor...
Cumhurbaşkanı eşleri, resmi protokolda kısaca “hanımefendi” olarak geçerler. Şuna hanımefendi deseniz, rahatlayacaksınız. “First, second, third, fourth” gibi saçmalıklar ortadan kalkacak.
Pardon, hanımefendi gibi ünvan ve lakapların kullanılması da yasaktı, değil mi? O zaman, kısaca Bayan Gül.
Fakat Orgeneral Büyükanıt’a da “Yaşar Paşa” demeyeceksiniz ha, çünkü devrim yasalarını çiğnersiniz, giderim vallahi Anıtkabir’e, yazarım deftere bir yazı, sizi Atatürk’e şikâyet ederim
Nereden birinci oluyor bu hanım? O birinciyse, benim karım kaçıncı sıradadır? Anam skalanın neresindedir? Ya ninem?
Hani bizim rahmetli kayınvalideyi birinci yapsanız ağzımı açamazdım da!...
Madem cumhurbaşkanını da “devlet memuru” olarak kabul ediyorsunuz... Yıllarca milletvekillerinin emekliliğine karşı çıktım, mebus kavramının apayrı bir şey olduğunu söyledim, madem aldırmadınız... Madem Çankaya Köşkü’nü de alt tarafı “herhangi bir devlet dairesinin en fiyakalısı ve en iyisi” olarak algıladınız... O zaman, niçin Hayrünnisa Hanım’ı da “devlet memurlarından bir devlet memurunun refikası” olarak kabul edip geçmiyorsunuz?
Efendim, hariciye vekili başka, meclis reisi başka, başvekil başka, cumhurreisi başka... Yok canım, niçin başka oluyormuş? Cumhurbaşkanı padişah mı?
Efendim, eşinin “temsil” özelliği varmış... Yok canım! Nereden verilmiş kendisine bu temsil görevi?
Dikmen sırtlarında “sevimli yavrusu Erdal’la birlikte” at binen Bayan Mevhibe İnönü, haminnemi temsil mi ediyordu? Reşide Bayar’ın bizim yaşam tarzımızla ve geçim sıkıntımızla bir ilgisi var mıydı? Melahat Gürsel olsun, Atıfet Sunay olsun, Emel Korütürk olsun, kim bu hanımları kendine yakın hissetmiş, onu temsil ettiği zahabına kapılmıştır?
Hasbelkader dönem dönem cumhurbaşkanlarının eşleridir, o kadar.
Evet, Hayrünnisa Gül bizim hanıma uzaktır. Bizim hanımın başı açıktır, onunki kapalı. Ayrı dünyaların insanları.
Ama bizim hanım ne Semra Özal’da kendi yansımasını gördü, ne Nazmiye Demirel’e yakınlık duydu, ne de Semra Sezer’e bayıldı... Sekine Evren’e gelince... Onu hiç göremedi ki bir fikir edinsin!... Latife Hanım’ı da tarih kitaplarında okudu ve onunla Safiye Sultan ya da Pertevniyal Besime arasında bir fark gözetmedi, hepsi “tarihi şahsiyetlerdi” bunların...
Fakat başkaldırmadı, “kocası benim cumhurbaşkanım olamaz” gibi bir terbiyesizlik de etmedi hiçkimseye. Üzerinde durmadı.
Basın da bu hanımlara umacı gibi davranmaktan, örneğin başka bir hanıma, Emine Hanım’a da “aaa, New York’ta The Phantom of The Opera’yı seyretti, bu da bizim gibi ağzı burnu, gözü kulağı olan normal bir insanmış yahu” şeklinde yaklaşmaktan vazgeçsin, terbiyesizliğin daniskasıdır.
26/09/2007
AKŞAM
18/9/2007
Atatürk’ün''başörtülü milletvekili''
Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi tartışılırken genellikle sanki bir ihsan-ı şahane gibi anlatılır. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Olayların seyrini inceleyince Türk Kadınlar Birliği’nin zorlamaları olmasaydı muhtemelen Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi işi, Fransa ve İtalya’da olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sonundaki demokrasiye geçiş dönemine kadar sarkacaktı.
Kadınlara genel seçimlerde oy kullanma ve seçilme hakkının tanındığı 1934 yılı öncesinde Kadınlar Birliği mensupları değişik vesilelerle Atatürk’e isteklerini bildirmişler, ancak her seferinde de ‘Siz erkekler gibi askerlik görevini yapmadığınız için bu haklardan da yararlanamazsınız’ cevabını almışlardır. Nitekim 1930’ların ateşli kadın hatibi İffet Halim Oruz, hatıralarında Atatürk’ü ziyaretlerinden birini şöyle anlatır:
“Atamız, her zamanki nezaketi ile bizleri karşıladı, kendisine dileklerimizi bildirdik. Türk kadınına tüm siyasi hakların verilmesini istedik. Gazi bizlere bazı sorunlar üzerinde durmamızı işaret etti. Başlıca uyarısı da köylü kadınlarımızı eğitmek için yetiştirici çalışmaların yapılması gerekli olduğunu işaret etmekti. O sırada genç ve ateşli bir dava savunucusu olarak kendisine dedim ki:
“Gazi Hazretleri, erkekler, köylü, kentli seçme ve seçilme hakkına sahip değil midir, kadınlarımızı neden ayırt edeceğiz, niçin onlar bu haklara sahip olmasın?”
Kendisinin bize verdiği cevabın özeti şöyledir: “Erkekler asker ocağında vazife görüyor, orada talim ve terbiyeden geçiyor, kadınlarımızı yetiştirmemiz lâzımdır.”
... Bu realist ve mantıklı cevaba verecek söz kalmamıştı. “Emredersiniz, köylü ninelerimizi yetiştirmek için Türk Kadınlar Birliği teşkilâtı vazifesini yapacaktır Paşa hazretleri.” dedim.”
Oruz bunları anlatadursun, nihayet 1934’te kadınlar sıkıştıra sıkıştıra seçme ve seçilme haklarını almışlardır. Yani zannedildiği gibi gökten düşen elmalar gibi masalsı bir hak söz konusu değildir.
Peki ilk 18 kadın milletvekilimiz nasıl seçilmişlerdir? Mesela Atatürk tarafından Bursa milletvekili olarak seçilen Fakihe Öymen bir öğretmendir. İçlerinde avukatlık yapan da vardır, doktor olan da. Hatta Satı Kadın diye bilinen bir milletvekili vardır ki, onun hikâyesi büsbütün ilginçtir.
1934 yılında Ankara’dan İstanbul’a giderken Halkavun bucağında kendisine ayran sunan bir kadın Atatürk’ün dikkatini çeker. Medeni cesareti, erbaplığı, doğallığı hoşuna gider. Kadınla biraz konuştuktan sonra hakkında bilgi alıp yollarına devam ederler.
Sonra seçimler yapılacağı zaman köye bir siyah otomobil gelir, Satı Kadın’ın evini sorar. O sırada muhtarlık yapmakta olan Satı Kadın’ı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan çağırmaktadır. Arabaya binip giderler. Vali, Satı Kadın’a Atatürk’ün kendisini milletvekili seçmeyi düşündüğünü söyler. Gariptir, o buna da şaşmaz. Kabul eder.
Milletvekili seçilmiştir. Fakat şehirli gibi giyinmesini ister partisi (CHP). Köylü kıyafetiyle Meclis’e girmemelidir. Başını açmalıdır. Satı Kadın sadece başını açmayı kabul eder, oldukça mazbut bir kravatlı elbiseyle TBMM’ye gelip yeminini eder. Anlaşılan diğer zamanlar köylü kıyafetini, hele meşhur bindallısını bırakmamıştır. Hatta Atatürk’e bu durumu şikâyet ettiklerini yazıyor kendisiyle görüşen Nezihe Araz. Atatürk’ün kıyafet konusundaki ısrar karşısındaki cevabı şaşırtıcıdır: “O yapacağını bilir. Ne isterse öyle yapsın, hiçbir şeye zorlamayın.”
İşte Atatürk’ün bir kadın milletvekilinin kıyafetiyle ilgili çarpıcı tavrı. Bir de bugünküleri düşünün. Kadın özgürlüğü diye ortalıkta dolaşanlar ellerinden gelse böyle bir ‘kapalı’ tipin saçını başını yolarlardı herhalde.
Neyse biz ilk kadın milletvekillerimizden Satı Kadın’a dönelim yine.
Satı Kadın bir dönem milletvekilliği yapar, sonra bir daha seçilmez ve o da dosdoğru köyüne döner. Çiftine çubuğuna sarılır dört elle. Sanki hayatına hiçbir Ankara parantezi girmemiş gibi tam bir Anadolu köylüsü gibi yaşar ve bir Anadolu köylüsü gibi ölür.
Nezihe Araz, 13 Nisan 1956’da, yani ölümünden yaklaşık bir ay sonra Hayat dergisine yazdığı bir yazıda o tarihte sağ olan kız kardeşiyle konuştuklarını da anlatır. Araz’ın naklettiğine göre Satı Kadın, ecel saatinin yaklaştığını anlayınca köyün hocasını çağırmış yanına. Öleceğinden korktuğunu sanmış hoca, teselli etmeye kalkmış. O gayet kendinden emin, şöyle konuşmuş: “Yoo, demiş, koç gibi, Allah’ımın kurbanıyım. Ölümden korkmam, çok yaşadım, çok gördüm. Allah imandan ayırmasın.”
İşte Atatürk’ün bu başörtülü milletvekili, 18 Mart 1956’da ölmüş ve köyüne tıpkı bir köylü gibi defnedilmişti. Resmi törensiz, bandosuz... Halkavun’un Kazan köyündeki mezarı hâlâ duruyor mudur, bilmem.
Bildiğim bir şey varsa 1934’ün Türkiye’si ile 2000’lerin Türkiye’si arasındaki anlayış farkını görmek için Satı Kadın’ın şu son resmine yeniden, gözlerimizi oğuşturarak bakmamızda fayda olduğu.
İnanabiliyor musunuz: O bir milletvekiliydi; hem de Atatürk’ün seçtiği bir milletvekili.
18/03/2007
Mustafa Armağan
ZAMAN PAZAR EKİ